Neler Yeni

Fatih Sultan Mehmet ve Aya İrini

Katılım
4 Nis 2020
Mesajlar
2,148
Tepkime puanı
13,422
Puanları
7,880
Fatih Sultan Mehmet ve Aya İrini
Aya İrini, Roma
İmparatorluğu’nun başşehri Konstantinopolis (İstanbul) olduktan sonra yapılan ilk
kilisedir. Aya İrini, İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sarayı’nın Fatih
tarafından yeni inşa ettirilen surlarının içinde kalmasına rağmen camiye çevrilmeyen bir kilise
olarak da dikkatleri çeker. Gözlerin Aya İrini’ye çevrilmesine vesile olan husus, onun
ibretlik hikâyesidir.

Doğu Roma’nın ilk kilisesi: Aya İrini
Romalılar,
Milano Fermanı (313) ile Hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu tarihlerde Hunlar, İç Asya’dan
Karadeniz’in kuzeyine doğru göçmeye ve burada yaşayan kavimleri batıya doğru
tazyike başlamışlardı. Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda yaşayan barbar kavimler de
bu Hun tazyiki ile batıya doğru ilerlemiş ve Roma İmparatorluğu sınırlarına dayanmışlardı. Bunun
üzerine Roma İmparatorluğu Orta Avrupa’dan batıya doğru sınırlarını ihlâl eden bu
barbar kavimlerle mücadeleye başladı. O dönemde yaşadığı birtakım iç sıkıntılarla bunalmış olan
Roma İmparatorluğu, bu kavimleri durdurmakta oldukça zorlanmış ve başşehre yenilgi haberleri
birbiri ardına gelmeye başlamıştı.
Roma şehrinin ihtiş******* haberdâr olan barbar
kavimlerin her biri, orayı ele geçirmek istiyordu. İmparatorluğun -daha da önemlisi başşehir
Roma’nın- varlığı tehdit altındaydı. Bu çağlarda bir imparatorluk için başşehir her şey
demekti. Başşehrini kaybeden bir devletin yaşaması imkânsızdı.

Tahta yeni çıkmış
olan İmparator Konstantin (Büyük), bu tehlikeye karşı şehrin güvenliğinin temin
edilemeyeceğine kanaat getirerek Roma İmparatorluğu’nun başşehrini
Roma’dan daha emniyetli bir yere taşımaya karar verdi. Bunun için emin bir belde
arayışı başladı. Yeni başşehir için o sıralarda Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan
Yunanistan, İspanya, Fransa, Sicilya, Sardunya hattâ Afrika’dan bazı yerler teklif
edildi.

İmparator Konstantin, Anadolu’daki isyanları bastırmak için çıktığı bir
sefer sırasında görüp hayran olduğu bugünkü tarihî Suriçi Yarımadası’na yeni
başşehrini kurmaya karar verir. Eski Byzas şehri kalıntıları üzerinde şimdi yeni Konstantinopolis
(Konstantin’in şehri) veya bizdeki adıyla Konstantiniyye yükselecekti. Romalılar yeni
şehri hızla inşaya başladılar.

İmparator Konstantin, şehrin inşasında hiçbir
masraftan kaçınmamış, âbidevî binalar şehirde birbiri ardında yükselmişti. 330’larda
Konstantinopolis’in kurulması ile Roma’dan içlerinde bilim adamları, bürokrat ve
asillerin olduğu birçok insan Konstantinopolis’e göç etmişti.

Roma,
Hristiyanlığı bir din olarak resmen kabul etmesine ve imparator da Hristiyan olmasına rağmen,
kalblerde Allah’a iman henüz makes bulmamış; çok tanrılı bir inanca sahip Roma
halkının bir kısmı tek olan Allah’a inanmayı emreden Hristiyanlığı kabul ederken, bazıları
da reddetmişti. Efendimiz’in (sas) dünyaya teşrifinden yaklaşık üç asır önce buraya
gelenlerin arasında, asil bir Pers ailesine mensup, daha sonra ismi Hagia Eirene veya Azize
İrene olarak anılacak olan Penelope de vardı. Bu genç kız, 330’lu yıllarda
Konstantinopolis’te Romalılar arasında henüz saffetini kaybetmemiş ve o devrin hak
dini olan Hristiyanlığı bir havarî gibi yaymaya çalışıyordu.

Ancak Romalıların sapkın
âdetlerini terk etmeye, hak ve hakikate dönmeye niyetleri yoktu. Penelope’yi aşağılıyor,
ona hakaret ediyorlardı. Mârûz kaldığı bu hakaretlere karşı yılmadan dinini tebliğ eden bu cesur
kadına güç yetiremeyen eski paganist dinlerin taraftarları, söz ve fikirlerinin tükendiği yerde,
tarihteki birçok misâlinde görüldüğü gibi kaba kuvvete başvurdular.

İnsanları hak
ve hakikate çağıran birini kendi dinlerine döndürmek için, gözleri dönmüş bir kalabalık
toplanmıştı. Penelope dininden dönerse canını kurtaracaktı. Dönmezse, önce eziyet edecekler
sonra da öldüreceklerdi. Bu kalabalığın Penelope’yi bulmaları güç olmadı. Onu önce
dininden dönmeye zorladılar. Tehditler savurdular. Ancak o dönmedi. Bunun üzerine müşrikler
onu yılanlarla dolu bir kuyuya attı. Ertesi gün geldiklerinde Penelope hâlâ yaşıyordu. Yılanlar
ona hiç dokunmamıştı. Müşrikler şaşkınlık içindeydi. Buna rağmen isteklerini tekrarladılar;
ancak o dininden dönmedi.

Bunun üzerine olan biteni muhtemelen büyü olarak
nitelendirmiş ve Penelope’yi büyücülükle suçlamış olacaklar ki, onu taşlamaya
başladılar. Ancak taşlar da Penelope’ye zarar vermiyordu. Ne kadar zaman taşladılar
bilinmez; ancak taşlanarak da ölmediğini görünce bu işe tam bir Roma çözümü(!) buldular.
Zavallı kızı bir çift atın terkisine bağlayıp muhtemelen bugünkü Sultanahmet
Meydanı’nda -o zamanın hipodrom meydanında- sürüklemeye başladılar. Gladyatörlerin
birbirlerini doğradığı, inanılmaz at ve araba yarışlarının yapıldığı, zevk olsun diye insanların
aslanlara parçalatıldığı hipodromda, o gün Penelope vardı. Bu tür hâdiseleri görmeye alışık
Romalıların gözleri önünde Penelope’yi kimbilir ne kadar sürüklediler. Belki atlar
yorulana, belki de binici sıkılana kadar. Ancak bu işkence bittiğinde de Penelope yaşıyordu.


Halkın arasında bu olanlardan bir şeyler çıkarmak gerektiğini düşünenlerin sayısı
bağnazlara galebe çalmış olacak ki, bu vakaya şahit olanlardan birçoğunun
Penelope’ye inanıp Hristiyanlığı kabul ettiği rivayet edilir. Bundan sonra
Konstantinopolis’te Hristiyanlık hızla yayılmış ve şehirde sulh ve emniyet tesis edilmişti.
Roma tarihinin meşhur isyanları bir süre dinmiş, huzur ve sükûn hâkim olmuştu. Bu barış ve
sükûnet sebebiyle İmparator Konstantin tarafından, Penelope’ye “Mukaddes
Sulh” mânâsına gelen Hagia Eirene veya Aya İrini (Azize İrene) adı verilmiştir.

/>Bu hâdiselerin, İmparator Konstantin’e tesiri büyük olmalı ki, Penelope’ye
sadece Azize İrene demekle yetinmemiş, bugünkü Topkapı Sarayı civarına inşa ettirilen
İmparatorluk Sarayı ve Forumunun yakınlarındaki eski paganist Jüpiter Tapınağı’nın
üzerine Konstantinopolis’teki ilk kiliseyi yaptırarak, bu mâbede Aya İrini ismini vermiştir.


Fatih ve Aya İrini
1453 yılında İstanbul’u fethedip yeni bir çağ açan
Fatih Sultan Mehmet Han, hükümdarlığının yanında yedi dil bilen bir âlimdi. Daha
İstanbul’u fethetmeden önce Roma tarihlerini okumuş; düşmanını, kültür başta olmak
üzere birçok yönüyle tanımıştı.
Fatih Sultan Mehmet Han, Konstantiniyye’yi
fethettikten sonra yaptırdığı Topkapı Sarayı’nın dış surları, Ayasofya ve Aya
İrini’nin arasından geçer. Aya Sofya, Fatih’in emriyle camiye çevrilirken, Aya
İrini, Topkapı Sarayı Külliyesi’nin içinde kalmasına rağmen camiye çevrilmemiştir.
/>
Roma tarihini çok iyi bilen Fatih Sultan Mehmet Han’ın Azize İrene’nin
hikâyesini bilmemesi düşünülemez. Bu şuur ile Fatih, Azize İrene’nin hatırasına ve
dinine olan sadakatine hürmetin bir ifadesi olarak, Aya İrini Kilisesi’ni camiye
çevirtmemiş; burayı Osmanlı Devleti’nin kıymetli savaş ganimetlerinin korunduğu,
padişahın bir nevi özel müzesi gibi muhafaza etmiş, içerisindeki hiçbir resim ve kabartmaya
dokunmamıştır. Fatih’ten sonraki padişahlarca da aynı hürmeti gören Aya İrini Kilisesi,
Osmanlı’nın son yüzyılına kadar bu durumunu korumuş, 1869 yılında da Müze-i
Hümâyûn (Sultanın Müzesi) adını almıştır.

Bugün dünyanın değişik ülkelerinde
yürütülen kültürlerarası diyalog faaliyetlerinin yeni bir durum olmadığını, tarihî olarak güçlü bir
altyapıya dayandığını benzer birçok vakada görebiliriz. Atalarımızın bu derin hoşgörülerinin
işareti olan âbidevî misâller karşısında, onlarla ne kadar iftihâr etsek azdır. Bugün kendini
medeni addedenlerin, hattâ dünyaya medeniyet götürdüğünü iddia edenlerin, insan unsuru ve
kültür mirasında sebep oldukları tahribatın boyutları bütün dünyanın gözü önündedir. Bugün
Müslümanların diğer Müslüman kardeşine bile sabır ve tahammül gösteremediğini nazara
alırsak, işimizin kolay olmadığını görürüz. Bununla birlikte Aya İrini gibi tarihî referanslarımızdan
bu işin mümkün olduğunu görebiliriz.

Kültür ve medeniyetimizin temellerindeki bu
hoşgörü ve diyalog faaliyetlerinin menşeinin aslında Efendimiz’e (sas) kadar uzandığını
dikkate almakta fayda vardır. Nitekim Efendimiz (sas) Necran’dan gelen Hristiyan
misafirlerine Mescid-i Nebevî’de ibadetlerini hür bir şekilde yapabilme imkânını
tanımıştır. Fatih ve birçok Osmanlı idarecisinde örneklerini gördüğümüz bu davranışları onların
icat etmediğini, dinlerini iyi anlayıp yaşamalarından kaynaklandığını unutmamalıyız.
 

Konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Üst