Neler Yeni

Bizans Surlarını Sallayan Anne Duâsı

Katılım
4 Nis 2020
Mesajlar
2,148
Tepkime puanı
13,667
Puanları
7,880
Muradiye Külliyesi… Bursa… Gece kadife örtüsüne bürünmüş sabaha uzanırken, etraftan ateşböceklerinin sesleri geliyordu.
Hümâ, bu lâhûtiliğe dalmışken, yüzüne bir anda, ılıman gecenin içini âdeta yırtarak geçen, soğuk bir esinti çarpıverdi. Tam da hayallerini süsleyen bir yıldız görmüşken…
“-Bu güzel havada, bu soğuk rüzgâr, olsa olsa, Bizans surlarından geliyordur.” dedi.
Konstantiniyye, dünyanın göğsünde parıldayan bir elmas gibi, hayallerini süslüyordu Hümâ Hatun’un... Elini, karnındaki yavrusuna doğru, ümitle uzattı. Yalnızca o değil, Osmanlı Devleti’nin tüm hanım sultanları, o surları aşacak bir evlat doğurmayı ümit ederlerdi.
Başını, göğe doğru çevirdi. Eliyle uzanmak istercesine:
“-En çok parıldayan şu yıldız, fethin yıldızı olsun. Bu yıldız hiç batmayacak, bu ümit hiç bitmeyecek!..” dedi.
Hümâ, şalını üzerine alarak bahçedeki gülleri suladı. Kâinatın Fahr-i Ebedîsi’yle müjdelenen bu fetih düşüncesinin heyecanıyla gül kokularını içine çekiyor, bir taraftan da o kutlu hadîs-i şerîfi tekrarlıyordu:
“Konstantiniyye elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, fetheden asker ne güzel askerdir.”
* * *

Hümâ Hatun, tekrar tekrar gül kokularını içine çekti, ezân seslerinin Konstantiniyye semalarında yükseldiğini hayal etti. Bizans surlarını sarsacak bir ulu sultanın doğmasını, yalnızca ümmet-i Muhammed değil, kardinal şapkasından sıkılan halk ve onların başındaki rûhânî zümre de bekliyordu.
Bu düşüncelerle gözüne uyku girmedi. İçeri girdi, seccâdesini serip, hâcetini Rabbi’ne arz etti. Küllî irâde, Hümâ hatunun kalbine “istemek” arzusunu koymuştu. Hiç gönlünden uzak tutmadığı bu hâcetini, her niyazına katıyordu. Evlatçığının kıpırtısını hissetti. Elini, onun üzerine koyup buğulanmış gözleriyle ötelere baktı.
Bu bakış, onu 21 sene sonra gerçekleşecek bir fethin, nurlu aydınlığına taşıyordu. Evet, fetih dünyaya aydınlık ışıklarını saçacak, câhiliyenin taassubunu taşıyan her zihniyet, bu ışıkla aydınlanacaktı.
Murâd-ı İlâhi, yani fetih; dünyada beyaz atına binmiş bir kutlu sultanı ararken, onun büyüyen adımları, daha annesinin sulbünde hazırlandı. Bakışları ufukları seyreden sultanların gözlerindeki ışıltı, can aynasından yansıyan bir muhabbettir.
* * *

Ananın sırrı ve muhabbeti, onun can aynasından yansır. Daha bir nutfe hâlindeyken, anneden bir akış başlar. Rahmetin en sıcak kollarına teslim edilecek olan insan, bu beraberlikte, huzur içre huzuru yaşar. En sağlam karargâhta, şefkati hisseder ve kendisini savunmasız bir şekilde teslim eder. Yüce Yaratıcısı, anne karnında, onun gözlerine, burnuna, kaşlarına nakışlarını atar. Ananın umutları, duâları, temiz niyetleri; insanoğlunun kalbine işlenir. Ne Leylâlar, ne Mecnunlar çıksa da karşısına, ana muhabbeti, tüm insan sevgilerinin en mukaddes olanıdır. Allâh’ın bilinmesine uzanan muhabbetlerin, en latîf olanıdır. İlk heyecan, ilk ulvî ateş, ananın kanından, canından beslenerek gelir can parçasının gönlüne…
Güçlü kollar arasında büyüyen çocuk, sığındığı bu kolları, her daim hisseder. At nallarının şakırtılarından, eşsiz bir tarih yazan nice cengâverler, sırtına dokunan bu elden aldığı güçle yola çıkmıştır. Seherlerde seccâdeleri ıslatan, nice ana duâları vardır. O duâlar, yakarış hâlinde yükselirken, fethe doğru adımlar da bir bir sıralanır. İşte, böyle bir muhabbet akışının doğuracağı öyle bir sultan gelecektir ki, dünyaya, onun ufukları dünyayı sallayacaktır. Bu muhabbetin, şefkatli kollarında aktığı anne, Osmanlı’nın hanım sultanlarından, Hatice Âlime Sultan’dır. Hatice Âlime Sultan, “Hümâ Hatun” ismiyle anılır.
“Hümâ ”yani cennet kuşu, devlet kuşu... Konduğu yere, zenginlik ve mutluluk getirdiğine inanılan efsânevî Hümâ kuşu misâli, Osmanlı’ya saâdet getiren kutlu bir annedir. II. Murat Han’la evlenerek büyük bir devlete vesîle oldu. Hânedânın en şerefli fethini gerçekleştirecek olan büyük fâtih, onun kollarında yetişecekti. M.Ö.’den itibaren 29 defa kuşatılan, fakat kapıları bir türlü açılamayan İstanbul’un fethi, Hümâ Hatun’un evladı Sultan Mehmet’e nasip olacaktı.
* * *

30 Mart 1432, Edirne Sarayı… Yeni doğan şehzâdenin beşiğinin başında, Osmanlı’nın ulu çınarlarından II. Murat Han ve mânevî izini sürüdüğü bir velî, yan yana durmaktadırlar. 2. Murat Han, hep içini kemirip duran arzusunu yineler:
“-Duâ edin… Fetih, ellerimizle müyesser ola... Konstantiniyye’de Osmanlı sancağının dalgalanışını göreyim.”
Velî, aydınlık çehresiyle, beşikteki şehzâdeye dönerek şunları söyler:
“-İstanbul’un alınışını sen göremeyeceksin, Sultanım… Ben de göremeyeceğim, ama bu beşikteki şehzâde görecek, bir de bizim bu Köse...”
Konuşturan Allah, konuşan Hacı Bayram-ı Velî Hazretleriydi. “Bizim Köse” dediği ise, İstanbul’un mânevî fâtihi olacak olan Akşemseddin Hazretleri...

* * *

Bu mânevî müjdeyi alan Hümâ Hatun,vereceği eğitimin, evladının ilerideki adımlarını şekillendireceğinin farkındaydı. Bu müjdeyle birlikte çok daha büyük ihtimam göstermeye başladı. Sütün içine düşen en ufak bir siyah kıl ne denli göze batarsa, o da evladına tertemiz bir seciye kazandırmaya gayret ediyordu. Geleceğin Fâtihlerini yetiştirmek isteyen annelere, Hümâ Hatun, asırlar öncesinden nasıl bir mesaj veriyor bakın:
Hümâ Hatun’a:
“-Fâtih Sultan Mehmet’i nasıl yetiştirdiniz?” diye sorulduğunda cevabı kısa olur:
“-Mehmet’i emzirmeye başlarken Yâsin Sûresi’ni okurdum... O, hep Yâsin Sûresi’ni dinleyerek büyümüştür.”
O, Kur’ân içine biriktirdiği sevgilerini, şimdi feyiz şebnemleri hâlinde evladına akıtıyordu.
Anneler… Yüreği kara sevdalı, cesâretin soyağacı, umutlarımıza rüzgârıyla yelken veren en kıymetli değerlerimiz… Evlatlarının ilk gönül avcıları, anneleridir. Dîn-i mübînin sevgisini, ninnilerine ve oyunlarına katarlar ve böylece bir insan inşâ ederler.
Hümâ Hatun, Mehmed’ine daha beşikteyken fetih ufkunu aşılıyordu. Kulaklarına bu müjdeye dair güzel sözler fısıldıyordu. Ve beşiğinin başında hep şunları söylüyordu.
“-Ben, seni kelime-i tevhidlerle sallıyorum, sen de Bizans surlarını sallayacaksın!”
* * *

Peki, Hümâ Hatun’un gönlünü kor gibi yakan bu fethi arzulamaktaki muradı neydi? Osmanlı topraklarının genişleyip daha çok iktidar sahibi olması ve bundan kendi payına düşeni almak mı? Onun nasıl bir kalbî kıvamla bu fethi istediğini, koca Fâtih Mehmet Han’ın kendi dilinden aktaracağımız şu sözlerden çok net bir şekilde anlamak mümkündür:
“-Biz, İstanbul’u ona hükmetmek için değil, onun damarlarına taze kan pompalamak için fethedeceğiz. Yılan nasıl gömlek değiştirince rahatlar ve kendini zindeleşmiş hisseder, biz de Konstantiniyye’ye yeni bir gömlek hediye edecek, orada bir insanlık bahçesi vücuda getireceğiz. Beşeriyetin yanlış adreslerde aradığı çözümün, bu şehirde bulunacağını göstereceğiz.
Değil mi ki Peygamber Efendimiz; “İstanbul, muhakkak fetholunacaktır…” diye ötelerden haber vermiş ve onu fethedenleri mübârek dilleriyle övmüştür; bir peygamber sözünün bizim sözlerimiz gibi yalnızca dünyevî, yani sathî bir anlamı kat’iyen olamaz. O, bir şeyin olacağını haber veriyor hedef gösteriyorsa, muhakkak ki, onun bilinen ve görünenden çok ötede bir mânâsı olmalıdır. O mânâ nedir, bunu çözmemiz şart.”
 

Konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Üst